Fısıldayan Orman ve Kayıp Yıldız Tohumları - Bölüm 1

Bölüm 1: Yıldızların Düştüğü Gece

Fısıldayan Orman, adını rüzgar estiğinde yaprakların çıkardığı o tatlı, ninnimsi sesten alırdı. Bu ormanda devasa çam ağaçları, gümüş rengi yaprakları olan meşeler ve geceleri hafifçe parlayan fosforlu mantarlar bulunurdu. Ormanın sakinlerinden biri olan küçük baykuş Leo, türünün aksine gece uçmayı hiç sevmezdi. Yükseklerden çok korkar, kanat çırpmak yerine dalların arasında yürümeyi veya zıplamayı tercih ederdi. En yakın arkadaşı ise ormanın en zeki ve en hareketli sakini olan sincap Mila'ydı. Mila’nın ağaç kovuğundaki evi, ceviz kabuklarından yaptığı tekerlekler, meşe palamudundan yapılmış dürbünler ve daha pek çok tuhaf icatla doluydu. İki dost, genellikle geceleri orman tabanında dolaşır, parlak çakıl taşları toplarlardı.

Sıradan gibi görünen o salı gecesi, ormanın üzerine daha önce hiç görülmemiş bir sessizlik çöktü. Rüzgar aniden durdu, cırcır böcekleri şarkılarını kesti. Leo ve Mila, dev bir eğrelti otunun altında oturmuş yaban mersini yerken, gökyüzünde garip bir şeyler olmaya başladı. Gecenin o zifiri karanlık örtüsünde parlayan binlerce yıldız, birer birer sönmeye yüz tuttu. Işıkları önce titredi, sonra tamamen soldu. Ardından, gökyüzünden altın sarısı, parlak kar tanelerine benzeyen ışık hüzmeleri dökülmeye başladı. Bunlar normal kar taneleri değildi; düştükleri yeri sıcak, sarı bir ışıkla aydınlatan, etrafa umut dolu bir enerji yayan küçücük ışık tohumlarıydı. Yıldızlar yeryüzüne dökülüyordu!

"Gökyüzü... Gökyüzü kırıldı mı?" diye fısıldadı Leo, iri altın rengi gözlerini kocaman açarak. Korkudan kanatlarını vücuduna sıkıca sarmıştı. Mila ise heyecanla ve biraz da endişeyle dürbününü gözlerine taktı. "Hayır Leo, gökyüzü kırılmadı ama yıldızlar dökülüyor! Bu inanılmaz ve bir o kadar da korkunç bir durum. Yıldızlar olmadan orman yolunu bulamaz, gece açan çiçekler polenlerini dökemez." Tam o sırada, ormanın tam merkezinden kalın, derin ve toprağı titreten bir ses yükseldi. Bu, ormanın en yaşlı sakini olan Ulu Çınar’ın sesiydi. Kökleri dünyanın merkezine kadar uzandığı söylenen bu bilge ağaç, yalnızca çok acil durumlarda konuşurdu.

Leo ve Mila hızla Ulu Çınar'ın bulunduğu açıklığa koştular. Ulu Çınar'ın gövdesindeki kabuklar bir yüz şeklini almıştı ve yüzünde derin bir hüzün vardı. "Küçük dostlarım," diye gürledi Ulu Çınar, sesi yaprakların hışırtısına karışıyordu. "Gökyüzünün zembereği boşaldı. Yıldızların enerjisini sağlayan üç büyük Yıldız Tohumu ormanımızın farklı köşelerine düştü. Eğer bu üç tohum güneş doğmadan önce ormanın en yüksek noktası olan Ay Tepesi'ne ulaştırılıp rüzgara teslim edilmezse, dünyamız sonsuza dek yıldızsız, karanlık gecelere mahkum olacak." Leo titreyerek geriye bir adım attı. Ay Tepesi, bulutların bile üzerinde, uçmadan ulaşılması imkansız bir yerdi. Ama Mila çoktan çantasını hazırlamaya başlamıştı. "Merak etme Ulu Çınar," dedi sincap kararlılıkla. "Biz o tohumları bulacağız. Gel bakalım Leo, gökyüzünü tamir etme vakti!"