Gözsüzlerin Fısıldadığı Ev - Bölüm 1
Bölüm 1: Sislerin İçindeki Mezar
Selim’in arabasının tekerlekleri, Karadeniz’in sarp, virajlı ve çamurlu dağ yollarında zorlanarak ilerlerken, etrafı saran koyu gri sis adeta canlı bir varlık gibi aracın camlarına sürtünüyordu. İstanbul’un kalabalık, güvenli ve gürültülü sokaklarından, restorasyon projesi için geldiği bu isimsiz, unutulmuş köye uzanan yolculuğu, beklediğinden çok daha kasvetli geçiyordu. Saatlerdir yoldaydı ve telefonunun sinyali kilometreler önce tamamen kesilmişti. Karşısında bir anda beliren yapı, nam-ı diğer "Karanlık Vadi Konağı", asırlık devasa çam ağaçlarının arasında, adeta doğanın kendisi tarafından yutulmaya çalışılan çürümüş, devasa bir dişi andırıyordu. Ahşap cephesi yılların acımasız rüzgarlarıyla kararıp deforme olmuş, çatısındaki kiremitlerin çoğu yosun tutmuş, kırılmış veya dökülmüştü. Konak sadece eski değildi; aynı zamanda hastalıklı, insanı içten içe rahatsız eden bir auraya sahipti.
Selim arabadan inip ayaklarını ıslak toprağa bastığında, ormanın derinliklerinden gelen dondurucu bir rüzgar ensesini yalayıp geçti ve tüylerini ürpertti. Etrafta ne bir kuş cıvıltısı, ne bir böcek sesi, ne de rüzgarda hışırdayan yaprakların doğal melodisi vardı. Sadece sağır edici, yoğun bir sessizlik ve kendi hızlanan kalp atışları... Bagajdan ağır ekipman çantasını çıkarırken, konağın üst katındaki pencerelerden birinde anlık bir hareketlilik sezer gibi oldu. Gözlerini kısıp dikkatlice baktığında sadece kirli, kırık camların ardındaki zifiri karanlığı görebildi. "Sadece yorgunluk," diye mırıldandı kendi kendine sesli bir şekilde, o sessizliği bozma ihtiyacı hissederek, "Sadece uzun yolun verdiği bir halüsinasyon."
Konağın devasa, demir işlemeli meşe kapısına doğru yürürken bastığı her kuru yaprak, bu sağır edici sessizlikte bir tüfek patlaması gibi yankılanıyordu. Ağır anahtarı paslı kilide sokup zorlayarak çevirdiğinde, kapı acı dolu bir çığlığı andıran tiz, uzun bir gıcırtıyla açıldı. İçeri adımını attığı an, genzini yakan yoğun bir küf, çürümüş ahşap ve garip bir şekilde, kurumuş kanı andıran metalik bir koku karşıladı onu. Antredeki devasa, antika avize, tavanın çürük kirişlerine zar zor tutunuyor, devasa örümcek ağlarıyla kaplı kristalleri el fenerinin loş ışığında tekinsizce parlıyordu. İlk gece için tüm evi gezmek yerine sadece zemin kattaki büyük salonu temizleyip kampetini kurmaya karar verdi.
Karanlık çöktüğünde ve orman tamamen siyah bir örtüyle kaplandığında, evin gerçek doğası yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Gece yarısına doğru, uyku tulumunun içinde soğuktan titreyip uykuya dalmaya çalışırken, ilk sesi duydu. Şöminenin hemen yanındaki işlemeli ahşap duvar panelinin içinden geliyordu. Önce farelerin ahşabı kemirmesi gibi hafif, ritmik bir ses... Ancak dakikalar geçtikçe sesin frekansı ve tonu değişti. Tırnakların, uzun, sivri ve insana ait olmayan tırnakların, çaresizce ahşabı içeriden, dışarı çıkmak istercesine kazımasının çıkardığı o iğrenç sese dönüştü. Selim dehşet içinde doğrulup elindeki feneri yakarak duvara doğrulttuğunda, ses aniden bıçak gibi kesildi. Ancak fenerin titrek ışığı, duvar kağıdının hemen altında, yukarıdan aşağıya doğru yavaşça inen ve nabız gibi atan ince, uzun bir şişkinliği aydınlatmıştı. Ev, sadece hayaletlerle dolu değildi; ev kelimenin tam anlamıyla nefes alıyordu ve Selim onun midesine yeni inmiş, sindirilmeyi bekleyen bir lokmadan farksızdı. Sabaha kadar gözünü kırpmadan, elinde ağır demir bir levye ile o duvara bakarak, duyduğu her rüzgar uğultusunun insan feryatlarına dönüşmesini dinleyerek bekledi.