Gözsüzlerin Fısıldadığı Ev - Bölüm 2
Bölüm 2: Duvarların Ardındaki Sır
Sabahın soluk, hastalıklı ve gri ışığı, salonun kirli pencerelerinden içeri sızdığında, Selim geceki dehşetin sadece zihninin, izolasyonun ve yorgunluğun ona oynadığı bir oyun olduğuna kendini inandırmaya çalıştı. Gün ışığı her zaman korkuları küçültme, mantığı geri getirme eğilimindedir; ancak bu konakta güneş bile gücünü yitirmiş, içeri süzülen ışık huzmeleri bile sanki havada asılı kalan toz zerrelerinden korkarak geri çekilmiş gibiydi. Elinde kamp ocağında ısıttığı bir fincan soğumaya yüz tutmuş kahveyle, gece boyunca kazıma seslerinin geldiği o tuhaf ahşap paneli incelemeye başladı. Panelin üzerinde, gece fenerin ışığında gördüğü o garip, canlı şişkinliğin yerinde şimdi ince, siyah ve derin bir çatlak vardı.
Korkusu yerini hastalıklı bir meraka bırakırken Selim, elindeki demir levyenin yassı ucunu o siyah çatlağa sokup var gücüyle, kasları gerilene dek kanırttı. Çürümüş ahşap büyük, kulak tırmalayan bir çatırtıyla ikiye ayrıldığında, arkasından iğrenç, mide bulandırıcı bir hava dalgası odaya yayıldı. Bu, yıllarca kapalı kalmış, ışıksız, havasız ve ölüm kokan bir mekanın kusmuk gibi dışarı atılan nefesiydi. Duvarın ardında, evin mimari planlarında asla yer almayan, mantık dışı bir şekilde dar ve tamamen karanlık bir taş koridor uzanıyordu. Cep telefonunun fenerini açarak, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atarken bu dar geçide adım attı. Koridor o kadar dardı ki, klostrofobik bir şekilde omuzları iki yandaki soğuk, nemli taş duvarlara sürtünüyordu. Yerde ilerledikçe ayaklarının altında, neye ait olduğunu düşünmek bile istemediği ufak, beyaz, kırılgan kemik parçaları çıtırdıyordu.
Koridorun sonunda, etrafı taşlarla örülü, küçük ve tamamen penceresiz bir odaya ulaştı. Odanın ortasında sadece çürümüş ahşaptan küçük bir masa ve üzerinde siyah deri ciltli, kalın bir defter vardı. Defteri eline aldığında, kapağındaki derinin tuhaf dokusu bir anda midesini bulandırdı; hayvan derisine benzemiyordu, çok daha ince, yumuşak ve insan tenini andıran korkunç derecede pürüzsüz bir yapısı vardı. Sayfaları titreyen elleriyle çevirdiğinde, yazıntıların mürekkeple değil, zamanla kuruyup pas rengine, kahverengiye dönmüş koyu bir sıvıyla, açıkça kanla yazıldığını fark etti. Günlük, konağın 19. yüzyıldaki ilk sahibi olan ve köy halkı tarafından sonradan delirdiği düşünülen 'Gözsüz İlyas' isimli bir paşaya aitti.
Satırlar, Osmanlı'nın son dönemlerinden kalma ağdalı bir Türkçe ile başlasa da, ilerleyen sayfalarda anlamsız, kaotik sembollere, çılgınca çizilmiş spiral karalamalara dönüşüyordu. İlyas Paşa, günlüğünde 'Duvarların Efendisi' adını verdiği, evle bir bütün olmuş formsuz, kadim bir varlıktan bahsediyordu. Varlık, kurbanlarını evin içine hapsediyor, önce zihinlerini parçalıyor, ardından gözlerini oyarak onların tüm anılarını, umutlarını ve ruhlarını emiyor, karşılığında İlyas'a evin içinde sonsuz, lanetli bir ömür vaat ediyordu. Selim bu satırları okudukça damarlarındaki kanın buz tuttuğunu hissetti. Son sayfadaki devasa harflerle yazılmış son cümle, acı bir uyarı niteliğindeydi: "Ona bakamazsın, çünkü onun gözleri senin kendi çukurlarındır. Duvarın ardındaki açlık asla, ama asla dinmez." Selim dehşetle başını günlüğün sayfalarından kaldırdığında, geldiği küçük odanın kapısının sessizce ve kendiliğinden kapandığını, telefonunun fenerinin ise açıklanamaz bir şekilde titreyerek sönmeye başladığını fark etti. Karanlık, üzerine beton gibi çökmüştü.