Gözsüzlerin Fısıldadığı Ev - Bölüm 3

Bölüm 3: Aynadaki Yabancı

Cep telefonunun şarjının bitmediğini, cihazın bataryasının aniden, tamamen fizik dışı bir şekilde buz gibi soğuyarak enerjisini yitirdiğini anlaması sadece birkaç panik dolu saniye sürdü. Zifiri karanlıkta, havasız, leş gibi kokan bu dar gizli odada tamamen hapsolmuştu. Kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi küt küt atarken, gözleri karanlığa alışmaya çalıştı ama ortada alışılacak bir ışık huzmesi bile yoktu. Elleriyle etrafındaki duvarları yoklayarak, yön duygusunu yitirmemeye çalışıp geldiği o dar koridorun girişini bulmaya çabaladı. Taş duvarlar artık sadece nemli değil, aynı zamanda sümüksü, sıcak ve tuhaf bir tabakayla kaplanmıştı. Sanki evin çürük kalbi, hastalıklı nabzı tam da bu taşların altında, duvarların içinde atıyordu; avuç içlerini dayadığında ritmik, zayıf ama kesin bir çarpıntı hissedebiliyordu.

Dakikalar süren, bir asır gibi gelen panik, ter ve nefes darlığı dolu bir çabanın ardından, koridorun dar girişini bulmayı başardı. Omuzlarını taşlara sürte sürte kanatarak, adeta bir tünelden doğmaya çalışan bir bebek gibi sürünerek salona geri dönmeyi başardı. Yere kapaklanıp derin, tozlu havayı ciğerlerine çekerken, başını kaldırdığında salonun artık bıraktığı gibi olmadığını dehşetle fark etti. Eşyaların yerleri, akıl almaz bir sessizlikle değişmişti. Kurduğu kampet odanın diğer ucuna, şömineden olabildiğince uzağa, sanki devasa bir el tarafından fırlatılmış gibi ters dönmüş yatıyordu. Fakat Selim'in kanını donduran asıl dehşet verici detay, salonun tam ortasına yerleştirilmiş devasa, oymalı antik boy aynasıydı. Sabah uyandığında o ayna orada değildi. Aynanın üzeri kalın, gri bir toz tabakasıyla kaplıydı, ancak tam ortasında, içeriden sırılsıklam bir elin sildiği belli olan yuvarlak, temiz bir daire vardı.

Selim, görünmez bir gücün çekimine kapılmış gibi titreyen, ağır adımlarla aynaya doğru yaklaştı. Temiz camdan yansıyan görüntü ona ait değildi. Daha doğrusu, fiziksel olarak ona benziyordu ama varlığı tamamen çarpıktı. Yansımadaki Selim'in göz çukurları bomboş, dipsiz siyah kuyular gibiydi. O boşluklardan siyah, katran gibi yoğun bir sıvı yavaşça yanaklarına süzülüyor ve kopyasının yüzünde kulaklarına kadar varan, insan doğasına aykırı, korkunç derecede geniş bir gülümseme duruyordu. Selim dehşetle çığlık atarak gerilerken, yansımadaki o iğrenç kopyası aynanın camına içeriden, kanlı ve tırnaksız elleriyle sertçe vurmaya başladı. Güm... Güm... Güm... Her bir vuruşta aynanın kalın camında örümcek ağı gibi çatlaklar oluşuyor, odanın içindeki sıcaklık aniden eksi derecelere düşerek Selim'in nefesinin havada buhara dönüşmesine neden oluyordu.

Selim arkasını dönüp bağırarak evden çıkmak için antreye doğru koştu, ancak dış kapının yanına vardığında durakaldi. Devasa dış kapının kolu, kilidi, menteşeleri... Hepsi yok olmuştu. Kapı, duvarla bütünleşmiş pürüzsüz, yekpare, devasa bir ahşap bloğuna dönüşmüştü. Etrafına dönüp pencerelere koştuğunda ise dışarıdaki manzaranın sadece kalın, gri, ve kendi etrafında fırıl fırıl dönen bir sisten ibaret olduğunu gördü. Orman, dağlar, arabası, geldiği yol... Hepsi bir silgiyle silinmiş gibi yok olmuştu. Ev artık kendi izole gerçekliğini, kendi boyutunu yaratmıştı. Tam o an, evin üst katından, ahşap basamakları yavaş, ağır ve ıslak adımlarla inen sesler gelmeye başladı. Islak, çürümüş etli bir şeyin basamaklara sürtünerek çıkardığı "şlop... şlop..." sesleri antrede yankılanırken, Selim merdivenlerin tepesinde, gölgelerin içinden uzanan şekilsiz, uzun uzuvları olan ve yüzünün olması gereken yerde sadece derin, dönen bir karanlık girdap bulunan o korkunç silüeti gördü. "Duvarların Efendisi", nihayet yeni kurbanını karşılamak için aşağı iniyordu.