Gözsüzlerin Fısıldadığı Ev - Bölüm 4
Bölüm 4: Ormanın Döngüsü
Merdivenlerden süzülerek inen ve her adımında ahşabı anında çürüterek siyaha boyayan o cehennemi varlık karşısında, Selim’in mantıklı düşünebilen modern zihni tamamen iflasın eşiğine gelmişti. Rasyonel düşünce, yerini milyonlarca yıllık evrimin getirdiği, tamamen hayvani, saf bir hayatta kalma ve kaçma içgüdüsüne bıraktı. Antredeki kapı duvarla bütünleşip yok olmuştu, gizli oda bir ölüm kapanıydı; bu yüzden tek çaresi, dışarıdaki o bilinmez sise rağmen salonun devasa pencerelerinden biriydi. Varlık alt basamaklara ulaşmadan önce, Selim salonun köşesindeki ağır, masif meşe sandalyelerden birini kapıp, adrenalin dolu bir çığlıkla var gücüyle pencerenin camına fırlattı. Kalın cam, kulakları sağır eden bir şangırtıyla tuzla buz olurken, Selim hiçbir tereddüt yaşamadan, yüzünü kollarıyla koruyarak kendini o keskin cam kırıklarının arasından dışarı, yoğun, soğuk ve bilinmez gri sisin içine fırlattı.
Yere sertçe düştüğünde kolları, elleri ve yüzü cam kesikleri yüzünden kanlar içindeydi, sızlayan acı tüm vücudunu kavuruyordu ama bir saniye bile duraksamadı. Ayağa fırladı. Sis o kadar yoğun, o kadar katıydı ki, uzattığı kendi elini bile zar zor görebiliyordu. Yön duygusunu tamamen yitirmiş, hangi yöne gittiğini bilmeyen bir halde, çamurlu ve kaygan toprağın üzerinde delicesine koşmaya, ormanın karanlık derinliklerine doğru kaçmaya başladı. Çıplak, pençe gibi uzanan ağaç dalları yüzünü kamçılıyor, kıyafetlerini yırtıyor, gizlenmiş ağaç kökleri ve devrilmiş kütükler sürekli ayaklarına dolanıyordu. Düştükçe tekrar kalkıyor, nefes nefese koşmaya devam ediyordu. Ancak asıl dehşet verici olan, arkasından gelen sesti. O iğrenç, ıslak ayak sesleri... Hiç hızlanmadan, koşmadan, ama aradaki mesafeyi de bir santim bile açmadan sanki hemen ensesindeymiş gibi kendisini adım adım takip ettiğini duyabiliyordu. Varlık acele etmiyordu; avının çaresizliğini izlemekten zevk alıyordu.
Selim var gücüyle, ciğerleri yırtılırcasına, ağzına kan tadı dolana kadar koştu. Belki saatlerce koştu, belki de sadece birkaç on dakika... Zaman algısı, mekanı büken bu lanetli ormanda tamamen anlamını yitirmişti. Sonunda bacakları iflas edip ciğerleri isyan ettiğinde, nefesi kesilerek devasa, çürümüş bir ağaç gövdesine yaslandı. Gözyaşları ve ter yüzündeki kanla birbirine karışmıştı. Sis yavaş yavaş, sanki tiyatro perdesi gibi önünden çekilmeye başladığında, karşısında beliren karartıya umutla baktı. Belki köye inen yolu, belki de kurtuluşu bulmuştu.
Ancak sis tamamen aralandığında, karşısına çıkan manzara onu sonsuz bir çaresizliğin, geri dönüşü olmayan bir deliliğin dipsiz kuyusuna itti. Önünde duran yapı, kilometrelerce uzağa kaçtığını sandığı o lanetli Karagöl Konağı'nın ta kendisiydi. Başladığı yere dönmüştü. Ancak bu sefer daha da kötüsü vardı; konağın dış cephesi artık o eski ahşaplardan veya taşlardan oluşmuyordu. Duvarlar, birbirine yapışmış, acı içinde sessizce kıvranan, ağızları açık ama ses çıkaramayan yüzsüz ceset silüetlerinden oluşuyordu. Binanın ön kapısı, avını bekleyen devasa, karanlık ve aç bir boğaz gibi ardına kadar açıktı. Orman, sonsuzluğa uzanan bir alan değildi; konağın etrafında bükülen, kaçışı imkansız kapalı bir uzay döngüsünden, devasa bir Möbius şeridinden ibaretti. Ev, dünyanın geri kalanını Selim'in gerçekliğinden silmiş ve sadece kendini var etmişti. O an, arkasından gelen o ıslak, ağır ayak sesleri tam ensesinde, santimetrelerce yakınında durdu. Buz gibi soğuk, uzun ve parmaksız bir el omzunu sımsıkı kavradığında, Selim'in zihnine binlerce fısıltı aynı anda, bir çığlık gibi doldu. Bu fısıltılar, yüzyıllardır bu evde hapsedilenlerin ruhlarıydı ve hepsi aynı kan donduran cümleyi tekrarlıyordu: "Aramıza hoş geldin... Şimdi, gözlerini bize ver."