Gözsüzlerin Fısıldadığı Ev - Bölüm 5
Bölüm 5: Ebedi Kiracı
Omzunu kavrayan o ölümcül derecede soğuk ve şekilsiz elin temasıyla birlikte, Selim’in içindeki son direniş kırıntısı, son yaşama arzusu ve umut ışığı bir anda tuzla buz oldu. Vücudunu hızla saran felç edici soğuk, damarlarındaki kanı adeta dondururken, kasları kendi kontrolünden çıktı ve yavaşça arkasına, omzundaki o tarifi imkansız dehşete doğru dönmek zorunda kaldı. Yüzsüz varlık, insan formunun iğrenç bir taklidinden ibaret olan uzun bedenini Selim'e doğru eğdi. Koca bir hiçlikten, sonsuz bir boşluktan ibaret olan yüzünü, Selim'in yüzüyle aynı hizaya getirdi. O karanlık girdabın, o formsuz boşluğun içine baktığı an Selim, kendi bilincinin içine doğru emildiğini hissetti. Kendi geçmişini, yaptığı tüm hataları, çocukluk korkularını, bastırdığı travmalarını ve unutmak istediği tüm acı anılarını, sanki hızlandırılmış, rahatsız edici bir sinema filmi gibi o boşluğun içinde izlemeye başladı.
Varlık bedeniyle değil, Selim'in zihniyle, korkularıyla ve pişmanlıklarıyla besleniyordu. Selim avazı çıktığı kadar bağırıp çığlık atmak istedi, ancak boğazından sadece hırıltılı, cılız bir nefes çıkabildi; görünmez iplerle dudakları birbirine dikilmiş gibiydi. Varlığın o uzun, gölgemsi, dumanı andıran uzantıları yavaşça Selim'in kaskatı kesilmiş yüzüne doğru uzandı. Katran karası parmaklar, Selim'in göz kapaklarının üzerine ağır bir mühür gibi yerleştiğinde, insan zihninin kavrayamayacağı, anlatılmaz bir acı hissetti. Ancak bu fiziksel bir dokunun parçalanmasından ziyade, ruhunun bedeninden, anılarının benliğinden zorla sökülüp çıkarılmasının verdiği, tamamen ontolojik bir dehşetti. Gözlerindeki fer yavaş yavaş sönerken, bilincinin kendi etinden ayrıldığını, evin çürük temellerine, o soğuk taşların ve küflü ahşapların içine doğru çekildiğini hissetti. Artık etten ve kemikten bir bedeni yoktu. Kendisi; duvarın içindeki soğuk bir hava akımı, döşeme tahtalarının altındaki ince bir gıcırtı ve kırık pencerelere vuran hastalıklı rüzgarın ta kendisi olmuştu. "Gözsüz İlyas"ın kanlı günlüğündeki o korkunç kehanet gerçekleşmiş, lanetli ev yeni bir ruhu daha bünyesine katarak bitmek bilmeyen açlığını bir süre daha bastırmıştı.
Aradan kaç ay, kaç yıl, belki de kaç on yıl geçti bilinmez... Evin içinde zaman kavramı tamamen yoktu. Selim'in bilinci, konağın duvarları arasında binlerce başka parçalanmış, kimliğini yitirmiş ruhla birlikte, acı içinde kıvranan, çıkış yolu olmayan sessiz bir fısıltıya, evin sonsuz korosundaki tek bir notaya dönüşmüştü. Derken, güneşli ve umut dolu bir sonbahar sabahı, evin o devasa meşe kapısının paslı kilidinde yeni bir anahtarın metalik sesi duyuldu. Kapı, o çok iyi bildiği tanıdık, tiz gıcırtıyla dışarıdan açıldı. İçeriye, elinde modern ölçüm aletleri ve bavuluyla, gözlerinde büyük bir heyecan taşıyan, etrafa gülümserek bakan genç bir mimar kadın girdi. "Tanrım, burası harika bir restorasyon projesi olacak," diye mırıldandı kadın kendi kendine, havaya kalkan toz zerrelerine bakarak.
Kadın ilk gecesini geçirmek için salondaki şöminenin karşısına kampetini kurup uykuya daldığında, gece yarısına doğru evin sessizliği yavaşça bozuldu. Şöminenin hemen yanındaki ahşap panelin içinden hafif, ritmik bir ses gelmeye başladı. Önce duvarın içindeki bir farenin masum tıkırtısı gibi... Sonra, uzun ve sivri tırnakların ahşabı içeriden, çaresizce ve açgözlülükle kazıma sesine dönüştü. Duvardaki çatlağın arkasında gizlenen Selim, yeni misafirini, sıradaki kurbanını selamlıyordu; çünkü artık o da 'Duvarların Efendisi'nin bir parçasıydı, sonsuz açlık yeniden uyanmıştı ve bu ev asla boş kalmıyordu.