Kadim Sessizlik - Bölüm 1

Bölüm 1: Dönüş Yolculuğu

Kargapınar Köyü'nün tabelası, paslanmış metalin üzerinde zar zor seçilebilen, kurumuş kan rengi harflerle parlıyordu. Emre, kiralık aracının direksiyonunu sıkıca kavrarken, midesinde biriken o tanıdık düğümü hissetti. On sekiz yıl olmuştu. On sekiz yıl boyunca, bu yerin anılarını zihninin en karanlık köşelerine hapsetmişti. Ama o kabus dolu gecenin, ağabeyi Arda’nın ormanda kaybolduğu, sisin içinde yankılanan o çığlığın gecesinin hayaleti, onu asla terk etmemişti.

Telefonu, köy sınırına girdiği andan itibaren sinyalini tamamen kaybetmişti. Beklenen bir durumdu. Kargapınar, haritalarda sadece küçük, silik bir nokta, modern dünyanın ulaşamadığı, zamanın durduğu bir yerdi. Yol, her iki yanı balta girmemiş, devasa çam ağaçlarıyla kaplı dar, virajlı bir toprak yoldu. Ağaçlar, sanki güneş ışığını yutmak için gökyüzüne uzanıyor, yolun üzerine karanlık bir tünel gibi çöküyordu. Havanın sıcaklığı aniden düşmüştü. Emre, klimayı kapatıp camı hafifçe araladı. Nemli toprak ve çürümüş yaprak kokusu arabaya doldu, ama tuhaf bir şekilde hiç kuş sesi, hiç böcek vızıltısı yoktu. Sadece motorun gürültüsü ve lastiklerin altındaki taşların çatırtısı.

Köy meydanına vardığında, beklediği gibi canlılık yoktu. Evlerin çoğu ahşap ve taştan yapılmış, bakımsız ve terkedilmiş görünüyordu. Birkaç köylü, bir gölgenin içinde, sanki hiç kımıldamadan oturuyordu. Emre’nin arabası meydanda durduğunda, hepsi aynı anda başlarını çevirdiler. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu, gözleri boş, donuktu.

Arabadan indiğinde, sessizlik ona fiziksel bir darbe gibi vurdu. Kendi nefes alışverişi bile çok yüksek geliyordu. Meydandaki köylülerden birine, yaşlı, yüzü kırış kırış bir adama doğru yürüdü. Adamın adı Hasan’dı, Emre’nin çocukluğundan hatırladığı tek tük yüzlerden biri.

“Merhaba,” dedi Emre, sesi bu sessiz atmosferde beklediğinden daha gür ve yabancı tınladı. “Ben Emre. Yıllar önce... Arda ile birlikteydik. Hatırlıyor musunuz?”

Hasan Dede, Emre’ye uzun süre baktı. Gözlerinde korku, hatta bir tür iğrenme belirdi. Ağzını açtı ama hiçbir ses çıkmadı. Sadece eliyle “git” işareti yaptı, titrek parmağıyla orman yolunu gösteriyordu.

Emre, adama daha fazla soru sormanın yersiz olduğunu anladı. Hedefi, köyün birkaç kilometre dışında, ormanın derinliklerinde bulunan, çocukluğunda yaşadıkları o eski evdi. Belki de orada, o geceden kalma bir iz, bir ipucu bulabilirdi.

Arabaya tekrar bindi ve orman yoluna saptı. Ağaçlar daha da sıklaştı, sis her köşeden sızmaya başladı. O eski evin önünde durduğunda, evin neredeyse orman tarafından yutulmuş olduğunu gördü. Duvarları yosun tutmuş, pencereleri kırılmış, kapısı ardına kadar açık, karanlık bir ağız gibi bekliyordu. Emre, arabayı kapattı. Anahtarı çıkardı ve el fenerini aldı. O eve girmek, çocukluk korkularıyla yüzleşmek demekti. Ve en büyük korkusu, o geceden beri hiç kimseden duymadığı bir şeydi: O evden gelen o fısıltılar.

Fenerini açıp kapıya doğru ilerledi. Ayak sesleri, kurumuş dalları kırarak havada yankılandı. Kapının eşiğinde durduğunda, içeriden gelen soğuk, nemli hava yüzünü yaladı. O eski evin içine adım attığında, sessizlik daha da derinleşti. Sanki ev, onu içine çekip sindirmeye hazırlanıyordu. İlk adımında, ahşap zemin çatırdadı. Bu çatırtı, evin karanlık odalarında, üst katta, bodrumda, her yerde yankılandı. Ve o yankı, aniden durduğunda, Emre’nin kulakları tuhaf bir şey fark etti. Bir fısıltı...

Çok derinden, duvarların arkasından, belki de zihninin içinden gelen, anlaşılmaz bir fısıltı. “Geri... Geldin...”