Kadim Sessizlik - Bölüm 2

Bölüm 2: Duvarlardaki Ses

Emre, evin girişindeki koridorda donup kaldı. Kulakları, o fısıltıyı, o ürkütücü sözleri ayırt etmek için uğraşıyordu. “Geri... Geldin...” Fısıltı, rüzgarın ahşap çatlaklarından sızması gibi değildi; daha çok, binlerce tiny sesin, toprağın altından, duvarların içinden yükselen, anlaşılmaz bir korosu gibiydi. Sesi nereden geldiğini anlamak imkansızdı. Her yerdeydi ve hiçbir yerdeydi.

El fenerinin ışığı, toz zerrelerini havada dans ettiriyordu. Emre, derin bir nefes aldı. “Hayal gücün,” diye mırıldandı kendine. “Stres ve yorgunluk.” Ama bu kelimeler bile kendi sesi değildi, evin duvarları tarafından yutuluyor, geriye sadece o derin, kadim sessizlik kalıyordu.

Koridorda yavaşça ilerledi. Fenerini yan odalara tuttu. Mutfak, salondan daha kötü durumdaydı; ocak tamamen çürümüş, masalar devrilmiş, porselen tabaklar kırılmıştı. Her şeyin üzerinde kalın bir toz katmanı vardı. Emre, o geceden kalma herhangi bir iz arıyordu. Bir oyuncağın parçası, bir kitap, belki ağabeyinin o gece yanında taşıdığı o kırmızı cüzdan.

Üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Ahşap basamaklar, her adımda inliyordu. Her inleme, o fısıltıyı tetikliyor, daha da şiddetlendiriyordu. Üst katta üç oda vardı. İlk iki oda boştu, sadece toz ve yıkım. Son oda, ağabeyi ile paylaştıkları çocukluk odasıydı.

Odanın kapısı yarı açıktı. Emre, kapıyı itti. Kapı, gıcırtıyla açıldı ve bu ses, fısıltıyı aniden kesti. Oda, diğerlerinden daha düzenli görünüyordu. Yataklar yerindeydi ama çarşaflar çürümüştü. Odanın köşesinde, o kırmızı cüzdan duruyordu.

Emre, cüzdana doğru yürüdü. Kalbi göğsünde gümbürdüyordu. Cüzdanı yerden aldı. Tozunu silkeledi. İçini açtı. Hiçbir şey yoktu, sadece boş bir bölme ve Arda’nın bir fotoğrafı. Fotoğraf, nemden sararmış ve bozulmuştu ama Arda’nın o neşeli, kaygısız gülümsemesi hala seçiliyordu.

O an, fısıltı tekrar başladı. Bu sefer daha netti, daha yakındı. Tam arkasından geliyordu. “Fotoğrafı... Sakla...”

Emre, dehşet içinde arkasına döndü. Fenerini odanın köşesine tuttu. Hiç kimse yoktu. Sadece duvar. Duvarlardaki soyulmuş kağıtların altında, garip, karmaşık semboller ve yazılar gördü. Bunlar, rünik harflere benzeyen, insan elinden çıkma gibi görünmeyen şekillerdi.

Duvara yaklaştı. Fenerini sembollerin üzerine tuttu. Semboller, sanki kımıldıyor, canlanıyordu. Fısıltı, duvarların içinden, doğrudan bu sembollerden geliyordu. “O... Bizim... Sesimiz...”

Emre’nin feneri titredi. Elindeki cüzdanı sıkıca kavradı. Evden çıkması gerekiyordu. Hemen.

Merdivenlere doğru koştu. Merdivenlerden aşağı inerken, inlemeler ve fısıltılar birleşerek bir çığlığa dönüştü. Evin her köşesinden, her odasından yükselen bir feryat. Kapıya ulaştığında, kapının kendi kendine kapandığını ve mühürlendiğini gördü.

“Hayır!” diye bağırdı Emre. Kapıyı yumrukladı. Kapı, sanki bir güç tarafından dışarıdan kilitlenmişti.

Pencerelere koştu. Pencereler, sanki duvarla birleşmiş gibi kımıldamıyordu. Dışarıdaki orman, karanlık ve sessiz, onu izliyordu. Ev, onu hapsetmişti. Ve fısıltı, odanın ortasından yükseldi. “Ses... İstiyoruz... Sessizlik... Bozuldu...”