Kadim Sessizlik - Bölüm 3

Bölüm 3: Sessizliğin Yasası

Emre, evin girişindeki mühürlü kapının önünde çaresizce büzüldü. Evin içindeki çığlıklar, o habis fısıltı korosu, sessizliğinyasasını bir kez daha bozmuş olmanın öfkesiyle havada yankılanıyordu. Her duvar, her çatlak, sanki canlıydı ve ona karşı bağırıyordu. Pencerelerden görünen orman, karanlığın ve sisin içinde daha da tehditkar hale gelmişti.

Karanlığın içinde, fenerinin ışığı zayıflamaya başladı. Piller bitiyordu. Emre, cebini karıştırdı, yedek pil aradı ama yoktu. Fenerin ışığı, bir kez daha yanıp söndü ve tamamen kapandı. Zifiri karanlık onu yuttu.

O an, çığlıklar kesildi. Ev, aniden o derin, kadim sessizliğe büründü. Ama bu sessizlik, barışçıl değildi. Sanki bir şey, bir varlık, sessizliğin içinde pusuya yatmış, onun her hareketini, her nefesini izliyordu.

Emre, karanlıkta kımıldamadan durdu. Nefesini tutmaya çalıştı. Ama kalbinin atışı, bu sessizlikte bir davul gibi yankılanıyordu. Ve o ses, varlığı tetikledi.

Karanlığın içinden, merdivenlerden aşağıya doğru ağır, sürüklenen bir şeyin sesi geldi. Adım... Adım... Adım... Bu bir insan adımı değildi; daha çok, etsiz, kemiksi bir şeyin zemin üzerinde kayması gibiydi.

Emre, karanlığın içinde varlığın ona yaklaştığını hissetti. Havadaki nem ve çürümüş kokusu yoğunlaştı. Merdivenlerin son basamağında durdu.

Fısıltı, bu sefer karanlığın tam içinden, doğrudan kulağının dibinden geldi. “Duyuyor... musun...?”

Emre, dehşet içinde çığlık atmak istedi ama boğazı düğümlendi. Sesi çıkmadı.

O an, pencerelerden birinin camı, dışarıdan büyük bir gürültüyle kırıldı. Bir el, yaşlı, kırış kırış bir el, kırık camdan içeri sızdı ve Emre’nin kolunu yakaladı.

“Sessiz ol!” diye fısıldadı o tanıdık ses. Hasan Dede’ydi.

Hasan Dede, Emre’yi kırık pencereden dışarı, ormanın karanlığına doğru çekti. Emre, cam parçalarının arasından sızarken, evin içindeki varlığın öfkeli bir kükremesi ormanda yankılandı.

Hasan Dede, Emre’yi ormanın derinliklerine, dar bir patikaya sürükledi. Köye doğru değil, daha da karanlığa gidiyorlardı. Emre, koşarken, Hasan Dede’nin fısıltısını duydu. “Ses çıkarma. Sadece yürü.”

Ağaçlar daha da sıklaştı. Sis daha da yoğunlaştı. Hasan Dede, sonunda küçük, gizli bir mağaranın önünde durdu. Mağaranın girişi, sarmaşıklarla kaplıydı. Mağaraya girdiklerinde, Hasan Dede, girişi bir kayayla kapattı.

Mağaranın içi, meşalelerin zayıf ışığıyla aydınlanıyordu. İçeride birkaç köylü daha vardı. Hepsi sessiz, donuk gözlerle Emre’ye bakıyordu.

Hasan Dede, mağaranın ortasındaki bir taşa oturdu. “Burada güvenliğiz... şimdilik,” dedi, sesi yorgun ve titrek.

“Nedir bu? O evde ne var?” diye sordu Emre, sesi fısıltıya dönüştü.

“O... Sessizliktir,” dedi Hasan Dede. “Kadim Sessizlik. Kargapınar Köyü, yüzyıllardır onunla yaşıyor. Onun yasasına uyuyoruz. Sessizliğe uyuyoruz. O, sesle beslenir. İnsan sesinden, çığlıktan, feryattan beslenir. Ama sessizliğin içinde uyur. Ve biz, onun sessizliğini korumak için buradayız.”

“Sessizliği korumak mı?” dedi Emre, inanmayarak. “İnsanlar ölüyor! Ağabeyim kayboldu!”

“Ağabeyin... Sessizliği bozdu,” dedi Hasan Dede, gözleri doldu. “Sesi, onu uyandırdı. Ve o, onu aldı.”

Hasan Dede, Emre’ye uzun süre baktı. “Ve şimdi, sen de sessizliği bozdun. Ve o, senin peşinde. Senin sesini istiyor. Ve Kargapınar Köyü’nün sesini.” Mağaranın derinliklerinden, sanki bir fısıltı daha yükseldi. “Onu... Bize... Getirin...”