Kara Işığın Çağrısı - Bölüm 1
Bölüm 1: Geciken Gölge
Tarık, kendisini Kör Kayalıklar'a bırakan balıkçı teknesinin motor sesleri gri sisin içinde yitip giderken, adanın keskin kayalıklarına çarpan dalgaların sağır edici uğultusuyla baş başa kaldı. Önünde gökyüzüne simsiyah, devasa bir mızrak gibi uzanan deniz feneri duruyordu. Taşları tuzdan ve yılların fırtınalarından bembeyaz bir yosun tabakasıyla kaplanmış, pencereleri ise sanki içeriye bakılmasını engellemek istercesine dardı. Fenerin devasa demir kapısını ittiğinde, içeriden üzerine hücum eden hava sadece eski ve havasız değildi; aynı zamanda ıslak, rutubetli ve açıklanamaz bir şekilde metalik bir kan kokusu taşıyordu. Dairesel taş merdivenleri ağır ağır tırmanarak yaşam alanına ulaştı. Burası dar, kasvetli ama kışı geçirmek için yeterli erzağa sahip bir odaydı. Ancak asıl işi yukarıdaydı; fenerin kalbinde, devasa Fresnel merceğinin bulunduğu aydınlatma odasında.
Akşamın karanlığı denizin üzerine ağır bir battaniye gibi çöktüğünde, Tarık fenerin jeneratörünü çalıştırıp o devasa, antika lambayı ateşledi. Devasa cam mercekler ağır bir gıcırtıyla dönmeye başladığında, kör edici sarı bir ışık huzmesi Karadeniz'in hırçın dalgalarını taramaya başladı. Her şey normal görünüyordu, ta ki Tarık dönen ışığın odanın duvarlarında yarattığı gölgelere dikkat edene kadar. Işık arkasından vurup gölgesini kavisli taş duvara yansıttığında, gölgesinin kendisine ait olmadığını fark etti. Daha doğrusu, şekil onundu ancak hareketleri eş zamanlı değildi. Tarık elini kaldırdığında, duvardaki gölge bir saniye kadar duraksıyor, ardından ağır çekimdeymiş gibi elini kaldırıyordu. Tarık olduğu yerde donakaldı, nefesi boğazında düğümlenmişti.
Aklını kaçırdığını, bunun sadece yorgunluktan kaynaklanan optik bir illüzyon olduğunu düşünerek fenerin kalın camlarına doğru yaklaştı. Işık huzmesi o an denizin karanlık sularını yalayıp geçerken, devasa bir dalganın hemen altında, suyun sadece birkaç santim aşağısında asılı duran bir şey gördü. Soluk, şişkin ve devasa bir insan yüzü... Gözleri tamamen beyaz, ağzı sessiz bir çığlık atarcasına sonuna kadar açıktı ve doğrudan fenerin tepesindeki Tarık'a bakıyordu. Işık yüzün üzerinden geçip gittiğinde, Tarık dehşetle geriledi. Gözlerini ovuşturup tekrar denize baktı ama sadece köpüren kara suları görebildi. Ancak o an, ensesinde buz gibi, ıslak bir nefes hissetti. Duvardaki geciken gölgesi artık duvarda değildi; hemen arkasında, karanlığın içinde dikiliyordu.