Kara Işığın Çağrısı - Bölüm 2
Bölüm 2: Boğulmuşların Korosu
Takip eden üç gün boyunca fırtına adayı adeta esir aldı. Gök gürültüleri fenerin kalın taş duvarlarını temeline kadar sarsıyor, devasa dalgalar kulenin yarısına kadar tırmanıp pencereleri dövüyordu. Tarık bu süre zarfında gözünü bile kırpmadı. Aynalardaki yansımalarından kaçıyor, duvardaki kendi gölgesine bakmamak için gaz lambalarını sürekli kısık tutuyordu. Telsizden anakarayla iletişim kurmaya çalıştı ancak duyduğu tek şey kalın, cızırtılı bir parazitti. Ta ki üçüncü gecenin şafağına doğru o sesi duyana kadar... Telsizin hoparlöründen insan sesine benzeyen ama insanın boğazından çıkamayacak kadar sulu, boğuk bir hırıltı yükseldi. Sanki birinin ciğerleri tuzlu suyla doluyken konuşmaya çalışması gibiydi. Ses sadece tek bir kelimeyi, onun adını fısıldıyordu: "Taaarık... Işığı... Göster..."
Dehşetten titreyen Tarık, elinde ağır bir İngiliz anahtarıyla, fenerin merdivenlerini tırmanıp aydınlatma odasına çıktı. Mercek dönmeye, ışığı fırtınanın içine kusmaya devam ediyordu. Cama yaklaşıp aşağı baktığında, kalbinin durduğunu hissetti. Fenerin ışığı devasa dalgaları her aydınlattığında, denizin üzerinde yürüyen figürler gördü. Yüzlerce, belki de binlerce soluk, şişkin, derileri dökülmüş ceset... Fırtınanın şiddetine, devrilen dalgalara rağmen suların üzerinde dimdik duruyorlar ve hiç sarsılmadan, yavaşça kayalıklara, fenere doğru ilerliyorlardı. Kafaları hep aynı açıyla yukarıya, doğrudan Tarık'ın bulunduğu ışığa çevriliydi.
Tarık geriye doğru sendeleyerek merceğin yanına düştüğünde, dönen ışığın odada yarattığı gölgelerin artık tamamen çıldırdığını fark etti. Odadaki tek bir gölge bile ona ya da eşyalara ait değildi. Duvarlarda boğulan, çırpınan, ağızlarından deniz suyu kusan insanların gölgeleri kıvranıyordu. Fener, gemileri kayalıklardan uzak tutmak için değil, denizin dibindeki o aç, kadim varlıkları ve onların kurbanlarını yukarı, yüzeye çağırmak için bir işaret fişeğiydi. Dışarıdan, taş duvarlara çarpan, ıslak et parçalarının ve kemiklerin tok sesleri gelmeye başladı. Denizden gelenler kuleye tırmanmaya başlamıştı ve ışık onları sadece daha da açgözlü hale getiriyordu. Tarık, hatasını çok geç anlamıştı. Işığı söndürmesi gerekiyordu.