Karagöl’ün Son Hastaları - Bölüm 5
Bölüm 5: Gün Doğmadan
Hastane koridorunda tek başına kalan Elif için zaman mefhumu tamamen yok olmuştu. Ne kadar süredir o duvarların arasında koştuğunu, kaç farklı merdiven indiğini veya çıktığını bilmiyordu. Ayakkabıları kan ve çamur içindeydi, elleri duvarlara sürtünmekten yara bere içinde kalmıştı. Hastane artık ölü bir bina değildi; nefes alan, avıyla oynayan devasa bir organizmaya dönüşmüştü. Geçtiği koridorların duvarları daralıyor, kapılar önünde duvarlara dönüşüyor, her köşeden arkadaşlarının yardım dileyen sahte çığlıkları duyuluyordu.
"Buradayım... Elif neden beni bıraktın..." Ozan'ın parçalanmış sesi bir odadan geliyordu. "Çok soğuk Elif... Kanıyor..." Barış'ın hıçkırıkları tavanın içinden duyuluyordu.
Elif kulaklarını elleriyle tıkayarak koşmaya devam etti. "Siz gerçek değilsiniz! Hepiniz öldünüz, burası benim beynimle oynuyor!" diye bağırıyordu kendine cesaret vermek için. Gözyaşları yüzündeki kir ve tozla birbirine karışmıştı. Şarjı bitmek üzere olan el feneri sadece birkaç metreyi aydınlatıyordu. Sol göğsünün altındaki kalp, kaburgalarını kıracak kadar şiddetli atıyordu.
Sonunda, tanıdık bir yer gördü. Parçalanmış danışma bankosu. İlk girdikleri lobiye ulaşmayı başarmıştı! Ancak bir sorun vardı. Dışarı çıkabilecekleri tüm kapılar ve pencereler, siyah, katran gibi bir maddeyle örülmüş, bina kendini dış dünyaya tamamen kapatmıştı. Sadece danışma bankosunun arkasındaki küçük, yüksek bir havalandırma camı kırıktı ve oradan içeriye soluk bir mavi ışık sızıyordu. Şafak söküyordu.
Elif o umut ışığına doğru atıldı. Ancak o an, arkasındaki karanlıktan devasa bir soğukluğun yaklaştığını hissetti. Hastanenin tüm karanlığı, tüm acıları ve ölümleri birleşmiş, devasa, şekilsiz bir gölge formunda koridorun sonundan ona doğru hızla sürünüyordu. Gölgenin içinde Cem'in, Barış'ın, Ozan'ın ve Zeynep'in acı içinde çarpılmış yüzleri belirip kayboluyordu. Gölge yaklaştıkça yerdeki beton çatlıyor, fayanslar havaya uçuyordu.
Adrenalin patlamasıyla Elif danışma bankosunun üzerine tırmandı. Yukarıdaki kırık pencereye zıpladı. Elleri cam kırıklarına tutunduğu için derin kesiklerle yarıldı ama acıyı hissetmiyordu. Daracık boşluktan omuzlarını geçirdi. Arkasından gelen buz gibi parmakların ayak bileğini yalayıp geçtiğini hissettiğinde var gücüyle kendini dışarı fırlattı.
Elif, ıslak toprağın ve kurumuş sonbahar yapraklarının üzerine ağır bir şekilde düştü. Temiz, soğuk orman havasını ciğerlerine çekerken olduğu yerde kıvrılıp çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Gözlerini açtığında, sabahın ilk ışıkları Karagöl Hastanesi'nin üzerine vuruyordu. Bina, geceki o korkunç, canlı halinden tamamen uzak; sadece dökük, sıradan ve terk edilmiş bir beton yığını gibi duruyordu. Ne içeriden bir ses geliyordu ne de pencerelerde siyah katranlar vardı. Her şey dondurucu bir sessizlik içindeydi.
Ormanın içinden yola kadar nasıl yürüdüğünü, yoldan geçen bir kamyoncunun onu kanlar içinde bulup nasıl hastaneye götürdüğünü hayal meyal hatırlıyordu.
Polis günlerce Karagöl Hastanesi'ni aradı. Eğitimli köpeklerle, özel ekiplerle bodrumdan çatıya kadar her yeri taradılar. Ancak ne Cem'e, ne Barış'a, ne Ozan'a ne de Zeynep'e ait en ufak bir iz bulabildiler. Kan damlası bile yoktu. Binanın her yeri tozla kaplıydı ve polis raporuna göre, Elif'in kırık camdan çıkması dışında binaya yakın zamanda kimse girmemişti bile. Elif'in şok geçirdiği, arkadaşlarının ormanda kaybolduğu ve onun travma kaynaklı halüsinasyonlar gördüğü sonucuna varıldı.
Ancak Elif gerçeği biliyordu. Şimdi, güvenli yatağında, kalın battaniyelerin altında yatarken bile odasının ışığını asla kapatamıyordu. Çünkü ne zaman gözlerini kapatsa, kendini tekrar o kırmızı kapının önünde buluyordu. Ve en kötüsü, rüzgarlı gecelerde yatak odasının duvarlarının içinden Zeynep'in o tanıdık, fısıltılı sesini duyabiliyordu: "Biz buradayız Elif... Sen ne zaman geri döneceksin?"