Karagöl’ün Son Hastaları - Bölüm 4

Bölüm 4: Kırmızı Kapı

Morgda yaşanan dehşetin ardından Cem, Elif ve Zeynep yukarı doğru nasıl koştuklarını, o çürük merdivenleri nasıl tırmandıklarını hatırlamıyorlardı. Akciğerleri yanana, bacakları uyuşana kadar koştular. Zemin kata dönüp bir cam kırmayı, herhangi bir duvarı balyozla yıkıp kaçmayı planlıyorlardı. Ancak merdivenlerin sonuna geldiklerinde karşılaştıkları manzara kanlarını dondurdu. Zemin kattaki o geniş lobi yoktu. Onun yerine daracık, tavanı basık, duvarları yumuşak süngerimsi bir maddeyle kaplanmış bir koridora çıkmışlardı.

"Burası neresi? Biz zemin kata çıkmadık mı?" diye sordu Elif, duvarlara dokunmaktan iğrenerek.

"Psikiyatri koğuşu..." dedi Cem, nefes nefese. Gözlerindeki o özgüvenli lider ışığı tamamen sönmüş, yerini vahşi bir çaresizlik almıştı. "Üçüncü kata çıktık. Ama biz yukarı doğru değil, düz koşuyorduk. Bu binanın mimarisi değişiyor. Bizi gitmek istediğimiz yere değil, kendi istediği yere götürüyor."

Zeynep o andan itibaren tamamen sessizleşmişti. Feneri elinden düşmüş, gözleri kocaman açılmış bir şekilde koridorun sonundaki tek kapıya bakıyordu. Bu kapı, hastanenin diğer tüm dökülen renklerinin aksine, kan kırmızısı bir renge boyanmıştı. Üzerinde hiçbir kilit veya tokmak yoktu.

"Zeynep, iyi misin? Lütfen bana bak," dedi Elif onu sarsarak. Fakat Zeynep hiçbir tepki vermiyordu. Sadece kırmızı kapıya bakıyor ve dudakları sessizce kıpırdıyordu. Elif kulağını Zeynep'in dudaklarına yaklaştırdığında, onun sürekli olarak aynı cümleyi tekrar ettiğini duydu: "İçerideler. Çok açlar. İçerideler. Çok açlar."

Cem'in sinirleri tamamen iflas etmişti. Saçlarını yolacakmış gibi ellerini başına götürdü. "Benim suçum... Hepsi benim suçum! Sizi buraya ben getirdim. Barış haklıydı. Ozan benim yüzümden öldü!" Cem aniden hıçkırarak ağlamaya başladı. Korku, insanın en karanlık yüzünü ortaya çıkarıyordu. Tam o esnada, o kırmızı kapının arkasından ince, ağlamaklı bir ses geldi.

"Cem... Lütfen... Çok karanlık... Yardım et..."

Bu ses Barış'a aitti.

Cem'in başı hızla o yöne döndü. Gözlerinde anlık bir umut ışığı parladı. "Barış? Barış orada!"

"Hayır Cem, gitme! Bu bir tuzak, o ses gerçek olamaz!" diye bağırdı Elif, Cem'in kolunu tutarak. Ancak Cem onu şiddetle itti. Vicdan azabı onu mantıksız bir cesarete sürüklemişti. "Onu kurtarmalıyım! Ozan'ı kurtaramadım ama onu çıkaracağım!" diyerek kırmızı kapıya doğru koşmaya başladı.

Cem kapıya ulaştığında, kapı hiçbir temas olmadan yavaşça, gıcırdayarak açıldı. İçerisi tamamen zifiri karanlıktı. Cem bir an bile tereddüt etmeden karanlığın içine daldı. "Barış, buradayım, geldim!" diye bağırdı içeriden. Sonra derin bir sessizlik oldu. Elif ve Zeynep nefeslerini tutmuş bekliyordu. Bir saniye, beş saniye, on saniye...

Aniden kırmızı kapının içinden Cem'in kulakları yırtan, insanüstü bir acıyla dolu çığlığı duyuldu. Ete saplanan kesici aletlerin sesi, kemik kırılmaları ve bir şeyin çiğnenme sesleri koridora taştı. Elif çığlık atarak gözlerini kapattı. Çığlıklar birkaç saniye içinde hırıltıya, ardından mutlak bir sessizliğe dönüştü. Kırmızı kapı büyük bir gürültüyle kapandı ve kapının altından koyu kırmızı, taze kan sızmaya başladı.

Elif dehşet içinde yere yığıldı. Gözyaşları içinde Zeynep'e döndü. "Zeynep... Gidelim, lütfen gidelim!"

Zeynep yavaşça başını Elif'e doğru çevirdi. Elif, arkadaşının yüzüne baktığında kanının donduğunu hissetti. Zeynep'in gözbebekleri tamamen yok olmuş, gözlerinin içi zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Yüzünde, o ana kadar hiç görmediği iğrenç, çarpık bir gülümseme vardı. Zeynep'in sesi artık ona ait değildi; kalın, yankılı ve birden fazla kişinin aynı anda konuştuğu o fısıltılı sesti bu.

"O artık bizimle. Sen de geleceksin."

Zeynep bu kelimeleri söyledikten sonra yavaşça geriye, koridorun karanlık gölgelerine doğru adım attı. Elif ona uzanmaya çalıştı ama Zeynep çoktan gölgelerin içinde eriyip gitmişti. Elif, bu lanetli hastanenin üçüncü katında, karanlığın kalbinde artık tamamen yapayalnızdı.