Karagöl’ün Son Hastaları - Bölüm 3
Bölüm 3: Morgun Soğuğu
"Barış! Barış neredesin, bu komik değil!" Cem'in sesi hastanenin uzun koridorunda yankılanıyor, sonra adeta binanın duvarları tarafından yutulup yok oluyordu. Barış'ın saniyeler içinde zifiri karanlıkta yok olması, geride kalan dörtlü üzerinde felç edici bir şok etkisi yaratmıştı. Elif, Barış'ın yerde duran el fenerini alırken ellerinin titremesine engel olamıyordu. "Onu bulmalıyız, hemen. Kendi başına bir yere gitmiş olamaz, birisi veya bir şey onu aldı," dedi sesi çatlayarak.
Zeynep dizlerinin üzerine çökmüş, elleriyle kulaklarını kapatmıştı. "O sesler... Ona ne yaptıklarını duydum. Onu aşağıya götürdüler," diye fısıldadı. Gözleri boşluğa bakıyor, sanki o an orada değilmiş gibi bir trans halinde konuşuyordu. "Karanlığın en yoğun olduğu yere. Aşağıya."
Ozan kamerasını Zeynep'e çevirdi, yüzü bembeyazdı. "Aşağısı derken? Morgdan mı bahsediyorsun?" Gerçekten de bulundukları koridorun hemen sonunda, üzerinde silik kırmızı harflerle "MORG VE PATOLOJİ" yazan, aşağı doğru inen geniş bir merdiven boşluğu vardı. Merdivenlerin basamaklarında karanlık, ıslak bir iz dikkat çekiyordu. Bir sıvı... veya bir şeyin sürüklenme izi. Cem, çenesini sıkarak fenerini o karanlık boşluğa tuttu. "Onu arkada bırakmayacağız. Ne olursa olsun Barış'ı bulup bu lanet yerden çıkacağız."
Dört arkadaş, birbirlerine sıkıca tutunarak merdivenlerden aşağı inmeye başladılar. Her basamakta hava biraz daha ağırlaşıyor, formaldehit ve çürümüş etin genzi yakan mide bulandırıcı kokusu burunlarına doluyordu. Bodrum katına ulaştıklarında, devasa bir odayla karşılaştılar. Duvarlar boyunca uzanan, paslı metal kapakları olan morg dolapları sıra sıra dizilmişti. Ortada ise üzerinde kurumuş kan lekeleri olan, paslanmış otopsi masaları duruyordu.
"Barış!" diye seslendi Elif bir kez daha. Ses morgun soğuk fayanslarında çarpıp onlara geri döndü. Sessizlik o kadar ağırdı ki, su sızdıran bir borunun damlama sesi bile bomba gibi patlıyordu.
Ozan, kamerasının gece görüşünü açarak odanın içinde yavaşça yürümeye başladı. "Burası korkunç... Şuradaki dolaplardan birinin kapağı açık," dedi fısıldayarak. Gerçekten de en dip köşedeki 4 numaralı morg dolabının kapağı yarı yarıya açıktı ve içeriden zayıf, hırıltılı bir nefes sesi geliyordu.
Cem ve Ozan yavaşça açık olan dolaba doğru ilerlediler. Elif ve Zeynep ise kapının yakınında, korkudan donakalmış halde onları izliyordu. Ozan, kamerasının lensini karanlık dolabın içine doğru uzattı. Kameranın ekranından içeriyi görmeye çalışıyordu. Ekranda önce sadece karanlık belirdi. Sonra, Barış'ın o tanıdık montunu gördü. "Cem! Barış burada! Onu dolabın içine sokmuşlar!" diye bağırdı Ozan sevinç ve dehşet karışımı bir hisle.
Ozan kamerasını indirip Barış'ı çekip çıkarmak için elini dolabın içine uzattı. Tam o anda, dolabın derinliklerinden insan dışı bir hızla sıska, derisi yüzülmüş gibi kıpkırmızı, uzun tırnaklı bir el fırladı. El, inanılmaz bir güçle Ozan'ın bileğine kenetlendi.
Ozan'ın çığlığı morgun duvarlarını sarsarken, o görünmez güç onu hızla daracık metal dolabın içine doğru çekmeye başladı. "Yardım edin! Çekiyor beni, bırakmıyor!" diye feryat etti Ozan. Ayakları yerden kesilmiş, başı ve gövdesinin yarısı dolabın içine girmişti. Cem hemen Ozan'ın bacaklarına sarıldı ve var gücüyle onu geri çekmeye çalıştı.
"Asıl Cem, asıl!" diye çığlık atıyordu Elif. Fakat içerideki gücün karşısında Cem'in çabası bir çocuğun direnci kadar zayıftı. Ozan'ın kemiklerinin çatırdama sesi morgda yankılandı. Daracık metal alana sığması imkansız olan bedeni, acımasızca katlanarak ve kırılarak karanlığın içine çekiliyordu. Ozan'ın son, boğuk bir çığlığının ardından, ayakları da karanlıkta kayboldu. Ve ağır, paslı metal morg kapağı, sanki arkasında hiçbir şey yokmuş gibi büyük bir gürültüyle, kendiliğinden kapandı.
Kamera yere düşmüş, ekranı çatlamıştı. İçerideki kilit mekanizması 'klik' sesiyle kapandığında, Cem elleri kan içinde yere yığıldı. Barış'tan sonra Ozan da, gözlerinin önünde kelimenin tam anlamıyla cehennemin içine çekilmişti.