Karagöl’ün Son Hastaları - Bölüm 2
Bölüm 2: Fısıltıların Arasında
Kapının beklenmedik bir şekilde, mantığa sığmayan bir biçimde yok olması gruptaki paniği anında zirveye taşıdı. Barış, elleriyle başını tutarak olduğu yerde sallanmaya başlamış, kesik kesik nefes alıyordu. "Size söyledim! Size buraya gelmememiz gerektiğini söyledim! Bizimle oynuyorlar, burada birileri var ve bizi kapana kıstırdılar!" diye histerik bir şekilde bağırmaya başladı.
Elif, titreyen ellerini gizlemeye çalışarak Barış'ın yanına çömeldi. "Barış, sakin ol! Lütfen nefes al. Panik yaparsak hiçbir yere varamayız. Bu eski bir bina, belki de bir mekanizma tetiklendi veya girdiğimiz yönü karıştırdık. Başka bir çıkış bulacağız." Elif'in sözleri mantıklı görünmeye çalışsa da, kendi sesindeki titreme korkusunu ele veriyordu. Ozan ise olan biteni hala kaydetmeye devam ediyordu; ancak kamerasının vizöründen bakarken ellerinin ne kadar titrediğini fark etmemek imkansızdı.
Cem, bir süre omuzladığı çelik kapıya çaresizce baktıktan sonra derin bir nefes aldı ve gruba döndü. Liderlik rolünü sürdürmek zorundaydı. "Tamam, haklısın Elif. Burası devasa bir yer. Zemin katta mutlaka başka yangın çıkışları, personel kapıları veya kırılabilecek pencereler vardır. Buradan çıkacağız. Sadece bir arada kalmalıyız."
Yavaş ve temkinli adımlarla idari ofislerin bulunduğu doğu kanadına doğru ilerlemeye başladılar. Koridorlar o kadar uzundu ki, fenerlerinin ışığı sonunu aydınlatmaya yetmiyordu. Duvarlarda dökülen boyalar, karanlıkta korkunç yüzleri andıran şekiller oluşturmuştu. Açık kalan kapılardan içeri baktıklarında, paslanmış hasta yatakları ve devrilmiş serum askıları görüyorlardı. Zeynep, bir odanın önünde aniden durdu. Oda, diğerlerine göre çok daha düzenliydi. Yerde, yangından kısmen kurtulmuş metal bir dosya dolabı duruyordu.
Zeynep, sanki bir güç tarafından çekiliyormuş gibi içeri girdi ve dolabın çekmecesini zorlayarak açtı. İçinden sararmış bir hasta dosyası çıkardı. "Buna bakın..." dedi titreyen bir sesle. Diğerleri onun yanına toplandı. Zeynep yüksek sesle okumaya başladı: "Hasta 404. İsimsiz. Ağır şizofreni ve halüsinasyon bulguları. Hasta, duvarların içinden onunla konuşan sesler duyduğunu iddia ediyor. Tedavi: Yoğunlaştırılmış elektroşok terapisi. Sonuç: Hasta konuşmayı bıraktı, sadece karanlığa bakıp gülümsüyor..."
Zeynep dosyayı okuduğu anda, bulundukları odanın sıcaklığı aniden sıfırın altına düşmüş gibi hissettiler. Nefesleri havada beyaz buhar bulutlarına dönüşüyordu. Ve o an, sessizliği bozan o iğrenç sesi duydular. Bir fısıltı. Duvarların içinden, tavanın hemen üstünden, her yerden geliyordu. Anlaşılmaz, süratli ve nefret dolu fısıltılar. Sanki onlarca kişi aynı anda kulaklarına bir şeyler fısıldıyordu.
"Bunu duyuyor musunuz?" dedi Barış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. Fenerini sağa sola çılgınca sallıyordu. "Susun! Lütfen susun!"
"Sakin ol Barış, rüzgardır, sadece hava akımı!" diye bağırdı Cem, ama sesleri bastırmak imkansızdı. Fısıltılar giderek yükseliyor, adeta çığlıklara dönüşüyordu. Ozan kamerasını sesin kaynağını bulmak için duvara yaklaştırdığında, üç el fenerinin ışığı aynı anda pırpır etmeye başladı.
"Fenerlere ne oluyor?" diye sordu Elif dehşet içinde. Ve ışıklar tamamen söndü.
Kör edici, zifiri bir karanlık odayı yuttu. Kimse birbirini göremiyordu. Sadece birbirlerinin panik içindeki nefes alışverişlerini ve Barış'ın ağlamaklı hıçkırıklarını duyabiliyorlardı. "Bırak beni! Dokunma bana!" diye bir çığlık koptu karanlığın içinden. Bu Barış'ın sesiydi.
"Barış! Neredesin?" diye bağırdı Cem karanlıkta elleriyle yeri yoklayarak. Yaklaşık on saniye süren kabus gibi bir bekleyişin ardından, fenerlerin ışıkları sanki hiçbir şey olmamış gibi aynı anda geri geldi.
Oda yine eski halindeydi. Zeynep'in elindeki dosya yere düşmüştü. Cem, Elif ve Ozan donakalmış bir halde etraflarına bakıyorlardı. Yerde, Barış'ın el feneri hala yanık bir şekilde yavaşça yuvarlanıyordu. Ama Barış... Barış yoktu. Oda tamamen boştu. Hiçbir kaçış deliği, hiçbir kapı açılma sesi duyulmamıştı ama Barış, tıpkı silinmiş bir kalem lekesi gibi havaya karışıp kaybolmuştu.