Mühürlü Kapı - Bölüm 1

Bölüm 1: Yâran Konağı'nın Gölgesinde

İstanbul’un kalabalığından ve gürültüsünden kaçıp, Karadeniz’in balta girmemiş ormanlarının derinliklerinde gizlenmiş olan Akçaköy’e vardıklarında güneş çoktan batmıştı. Belgesel ekibinin lideri Cem, minibüsü dar ve virajlı yollarda dikkatle sürerken, kameraman Arda ve sesçi Serra arkada bitkin bir halde uyukluyorlardı. Araştırmacıları Selin ise ön koltukta, kucağındaki eski notları ve haritaları inceliyordum. Hedefleri, köylülerin adını bile anmaktan korktuğu "Yâran Konağı" idi.

"Hâlâ bir sinyal yok," dedi Selin telefonuna bakarak. "Köyün sonundan beri telefonlar çekmiyor. Bu normal mi?"

Cem, direksiyonu sert bir virajdan daha döndürürken gülümsedi. "Bu tip yerler böyledir, Selin. Medeniyetten ne kadar uzak, o kadar iyi malzeme. Hem köylülerin anlattığı o korku hikayeleri sadece hurafe. Filmimiz için harika bir atmosfer olacak."

Köyün girişine vardıklarında, onları karşılayan sadece sessizlik ve sisli bir hava oldu. Evlerin çoğu ahşap ve terk edilmiş görünüyordu. Işıkları yanan birkaç evden birinin önünde duran yaşlı bir adam, minibüsü görünce olduğu yerde donup kaldı. Cem camı açıp yolu sormaya çalıştığında, adam eliyle "git" işareti yaptı, yüzünde derin bir endişe vardı. "Oraya gitmeyin evlatlarım. O ev mühürlüdür. Giren geri gelmez," diye fısıldadı sesi titreyerek.

Cem, adamın uyarısını kulak ardı etti. Yâran Konağı, köyün birkaç kilometre dışında, bir tepenin üzerine inşa edilmişti. Devasa ahşap yapısı, ay ışığının altında karanlık bir kale gibi yükseliyordu. Bahçe kapısı paslanmış zincirlerle kilitliydi ama yan taraftaki duvarın bir kısmı yıkılmıştı. Ekip, ekipmanlarını alıp konağın bahçesine girdiğinde, havadaki ani soğumayı hissetmemek imkansızdı.

Konağın ana kapısı, ağır bir gıcırtıyla açıldı. İçerisi, toz, nem ve tanımlanamayan çürük bir kokuyla doluydu. Serra, ses kayıt cihazını açarken, Arda kamerasını omzuna aldı ve ışıklarını açtı. Işık huzmeleri, havada uçuşan toz zerrelerini ve duvarlardaki soyulmuş duvar kağıtlarını aydınlattı. Evin içinde garip bir yankı vardı.

"Her şey hazır," dedi Cem, sesini alçaltarak. "Hadi, başlayalım."

Ekip, giriş katını keşfetmeye başladı. Devasa salon, antika mobilyalarla doluydu, hepsi tozla kaplanmıştı. Selin, bir duvarda asılı duran eski bir fotoğrafı fark etti. Fotoğrafta, konağın son sahipleri olan Yâran Ailesi sert ifadelerle kameraya bakıyordu. En arkada duran adamın gözleri, fotoğrafın yırtılmış olmasına rağmen, sanki doğrudan onlara bakıyormuş gibi hissettiriyordu.

"Burası..." diye mırıldandı Serra, "Gerçekten ürkütücü. Sanki biri bizi izliyor."

"Sadece hayal gücün," dedi Arda, kamerasını bir köşeye odaklayarak. "Ama ses efektleri harika olacak."

Gecenin ilerleyen saatlerinde, ekip üst kata çıktı. Merdivenlerin ahşap basamakları her adımda inliyordu. Koridorlar karanlık ve labirent gibiydi. Bir odada, aniden bir kapı kendi kendine sertçe kapandı. Hepsi yerinden sıçradı.

"Rüzgardır," dedi Cem, sesi bu sefer o kadar emin gelmiyordu.

Tam o sırada, Serra’nın kulaklığından tiz bir çığlık sesi duyuldu. Serra, cihazı kulağından fırlattı. "Duydunuz mu? Bir çığlık!"

Hepsi sessizleşti. Sadece konağın iniltisi ve kendi nefes alışverişleri duyuluyordu. Sonra, uzaktan, alt kattan gelen boğuk bir ses duyuldu. Sanki biri ağır bir şeyi sürüklüyordu. Cem, Arda’ya işaret etti ve yavaşça merdivenlere doğru ilerlediler.

Işıklarını alt kata tuttuklarında, salonda kimse yoktu. Ancak, salonun ortasındaki antika sehpa devrilmişti. Ve en önemlisi, giriş kapısı, geldiklerinde açık bıraktıkları kapı, şimdi sımsıkı kapalıydı. Cem, kapıya koşup açmaya çalıştı ama kapı yerinden bile oynamadı. Sanki dışarıdan bir şey, onu kilitlemişti.

"Mahsur kaldık," dedi Selin, sesi titreyerek. Konağın karanlığı, onları yavaş yavaş içine çekmeye başlamıştı.