Sırçadaki Yabancı - Bölüm 1
BÖLÜM 1: KÜF VE İLHAM
İstanbul'un bitmek bilmeyen uğultusundan, egzoz dumanlarından ve gri beton yığınlarından kaçmak, son yıllarda Kerem'in tek hayali haline gelmişti. Tuvaline dokunan fırça darbeleri ruhunu yansıtmamaya, renkleri solmaya başlamıştı. Sanatındaki bu tıkanıklığı aşmak için radikal bir karar aldı ve Karadeniz'in hırçın dağlarının eteklerine gizlenmiş, neredeyse haritadan silinmek üzere olan sisli bir köyde, yıllardır terk edilmiş ahşap bir köşk kiraladı. Köye varışı, dar ve virajlı yollarda saatler süren yorucu bir yolculuğun ardından gerçekleşti. Köşk, devasa çam ağaçlarının arasında, adeta doğa tarafından yutulmaya yüz tutmuş bir şekilde duruyordu. Dış cephesindeki boyalar dökülmüş, çatıdaki kiremitlerin bir kısmı uçmuş ve pencerelerin etrafını saran sarmaşıklar, eve adeta damarları gibi tutunmuştu. Kapının paslı kilidini zorlayarak açtığında, içeriye dolan yoğun küf ve ıslak toprak kokusu genzini yaktı. Ancak bu koku, ona şehrin yapay parfüm kokularından çok daha gerçek ve ilham verici geliyordu.
Eşyalarını yavaş yavaş odalara yerleştirirken, evin devasa yapısı karşısında kendini küçücük hissetti. Ahşap zemin her adımında acı dolu bir inilti çıkarıyor, rüzgar pencere aralıklarından sızarak koridorlarda ürpertici ıslıklar çalıyordu. İkinci günün akşamına doğru, kendine bir atölye yapmak için en üst kattaki geniş çatı katını temizlemeye karar verdi. Odanın her yeri örümcek ağlarıyla kaplıydı ve havada uçuşan toz zerreleri, pencereden sızan cılız ikindi güneşiyle dans ediyordu. Eski ve çürümeye yüz tutmuş mobilyaları kenara çekerken, odanın en karanlık köşesinde, üzeri ağır, bordo renkli kadife bir örtüyle kapatılmış devasa bir cisim fark etti. İçgüdüsel bir merakla cisme doğru yaklaştı. Örtünün üzerindeki toz tabakası o kadar kalındı ki, kumaşın rengi neredeyse siyaha dönmüştü. Kerem, örtünün ucundan tutup yavaşça aşağıya doğru çekti. Havaya kalkan toz bulutunun ardında, insan boyunu aşan, çerçevesi ceviz ağacından oyulmuş, üzerinde tuhaf ve anlamlandırılamayan mitolojik figürlerin işlendiği muazzam bir antika ayna belirdi.
Aynanın camı, yılların getirdiği birikintiye rağmen tuhaf bir şekilde pürüzsüz ve parlaktı. Cıva sırrı bazı köşelerden dökülmüş, siyaha çalan lekeler oluşturmuştu ancak orta kısmı kusursuz bir netlik sunuyordu. Kerem aynanın karşısına geçip kendi yansımasına baktı. Gözaltları uykusuzluktan morarmış, saçları dağılmış, yüzüne yorgun ama umutlu bir ifade yerleşmişti. Yansımasına bakarken derin bir nefes aldı ve yeni hayatının burada başlayacağını fısıldadı. Ancak tam arkasını dönüp gideceği sırada, göz ucuyla aynaya tekrar takıldı. İçini aniden tarifsiz bir ürperti kapladı. Sanki yansıması, o arkasını döndükten bir salise sonra hareket etmiş, eş zamanlılığı bozulmuş gibiydi. Gözlerini ovuşturdu, yorgunluğun ve uzun yolculuğun beynine oynadığı bir oyun olduğuna kendini ikna etmeye çalıştı. Tekrar aynaya döndü, sağ elini kaldırdı. Yansıması da sağ elini kaldırdı. Gülümsedi, yansıması da gülümsedi. "Sadece stres," diye mırıldandı kendi kendine. Ancak o gece yatağına yattığında, gözlerini her kapattığında aynadaki o gecikmeli yansıma zihninde canlanıyor ve kalbinin ritmini hızlandırıyordu. Evin ahşap kolonlarından gelen çatırdama sesleri ilk defa kulağına bu kadar tehditkar gelmeye başlamıştı.