Zihnin Karanlık Geometrisi - Bölüm 2

Bölüm 2: Etin Gökyüzü ve Yüzsüzler

Kan kırmızısı yarıktan içeri düştüğümde, midemi bulandıran ve ruhumu bedenimden ayıracakmış gibi hissettiren bir ivmeyle sonsuz bir düşüşe geçtim. Ne kadar düştüğümü bilmiyorum; zaman burada bir ölçü birimi değil, sadece esnek bir kavramdı, belki saniyeler, belki de yüzyıllar sürmüştü. Sonunda dizlerimin üzerine, yumuşak, süngerimsi ve ıslak bir zemine çakıldım.

Düşüşün hızıyla parçalanmam gerekirdi ama zemin beni bir yastık gibi emmişti. Gözlerimi açtığımda karşılaştığım manzara, insan aklının sınırlarını zorlayacak, beynin algı merkezlerini felç edecek kadar groteskti. Üzerimde mavi bir gökyüzü ya da yıldızlarla dolu bir gece yoktu; onun yerine, devasa, nabız gibi atan, kızıl bir et kütlesi tüm ufku bir kubbe gibi kaplıyordu. Etin yüzeyinden sarkan kalın, mor damarlı dokunaçlar, asit yağmuru gibi görünen sarımtırak, yakıcı bir sıvı damlatıyordu. Zemin ise kum veya topraktan değil, milyonlarca minik, beyaz insan gözü küresinden oluşmuş ucu bucağı olmayan bir çöldü. Her adım attığımda, ayaklarımın altındaki bu gözler acı dolu sessiz bir çığlıkla kapanıyor, adımımı çektiğimde ise etrafa ürkekçe bakarak tekrar açılıyordu. Havada yoğun bir doku çürümesi ve yanmış şeker kokusu hakimdi, her nefes alışımda ciğerlerime dolan hava sanki canlı bir parazit gibi içimi tırmalıyordu.

Birden, ilerideki yoğun, sarımtırak sisin içinden insansı figürler belirmeye başladı. Uzun, orantısız kolları olan, eklemleri ters yöne bükülen, çıplak ve gri derili varlıklardı bunlar. Bana doğru yaklaştıklarında kalbim duracak gibi oldu; hiçbirinin yüzü yoktu. Yüzlerinin olması gereken yerde, tamamen pürüzsüz, ağız, burun veya göz girintisi olmayan, yumurta gibi bir deri vardı. Ancak tuhaf bir şekilde benimle iletişim kurabiliyorlardı. Sesleri, havada titreşen birer kopuk radyo paraziti gibi, kulağımı es geçip doğrudan beynimin korteksine saplanıyordu. "Sen de parçalandın," diyordu içlerinden biri. "Açıların efendisi seni de buldu, kimliğini sildi." Yüzsüzler ordusu yavaş, ürkütücü adımlarla etrafımı sararken, içlerinden biri bana doğru uzun, kemikli ve tırnaksız parmaklarını uzattı. Eli koluma dokunduğu anda, zihnimde onun geçmişine dair kesitler şimşek gibi çaktı; o da bir zamanlar dünyada yaşayan sıradan bir insandı, ancak bu hastalıklı boyuta hapsolmuş, kendi anılarını, ismini ve en sonunda fiziksel yüzünü yavaş yavaş kaybetmişti.

"Gökyüzü kan ağlıyor, avcılar uyandı," diye fısıldadı bir başkası, parazitli bir frekansta. Titreyerek yukarı baktığımda, etten gökyüzünün devasa, irinli bir yara gibi ortadan ikiye yarıldığını ve içinden, odada gördüğüm o geometrik, sürekli şekil değiştiren canavarın çok daha devasa, şehir büyüklüğünde bir versiyonunun süzülerek indiğini gördüm. Yüzsüzler panik içinde tek kelime etmeden, böcekler gibi etrafa dağılmaya başladılar. Zemin dalgalanıyor, milyonlarca göz küresi korkuyla sağa sola seğiriyordu. Ufukta görünen, siyah camdan yapılmış gibi duran çarpık ve karanlık ormana doğru, bacaklarımın elverdiği en yüksek hızda, gözleri ezerek koşmaya başladım.