Zihnin Karanlık Geometrisi - Bölüm 3
Bölüm 3: Cam Ormanının Fısıltıları
Siyah camdan ormanın sınırlarına adım attığımda, arkamda bıraktığım o grotesk etten gökyüzü ve canlı göz küresi çölünün yerini bir anda dondurucu, bıçak gibi keskin bir soğuk ve mutlak, sağır edici bir sessizlik aldı. Ağaçların gövdeleri ahşap değil, siyah obsidyen veya simsiyah camdan oluşmuştu; dalları jilet kadar ince, geometrik ve mantıksız açılarla çarpıktı. Yapraklar yerine, ağaçların sarkık dallarından binlerce küçük, elmas gibi parlayan ayna parçası sarkıyordu. Ormanın içinde, zeminini kaplayan cam kırıklarının üzerinde ilerledikçe, bu aynaların her birinin benim farklı, çarpıtılmış bir yansımamı gösterdiğini fark ettim. Ancak bu yansımalar benimle aynı hareketleri yapmıyordu, adeta kendi iradeleri vardı. Bir aynada yansımam dehşet içinde saçlarını yolarak çığlık atıyordum, diğerinde ise gözlerim oyulmuş ve ağzım dikilmiş bir şekilde bana doğru donukça gülümsüyordum. Başka bir aynada ise yansımam kendi boğazını kesiyordu.
Aynaların yarattığı bu sonsuz görsel işkence, zihinsel dengemi yavaş yavaş parçalıyor, midemi bulandırıyordu. Yerdeki cam kırıklarına basmamaya, gürültü çıkarmamaya çalışarak, labirent gibi karmaşık ve sonu gelmez ormanın derinliklerine doğru yürüdüm. Her adımda cam kırıkları çıtırdıyor, sesleri aynalarda çoğalarak ormana geldiğimi bütün karanlığa haber veriyordu. İlerledikçe, siyah ağaçların arasında süzülen, yarı saydam, fosforlu yeşil renkte parlayan, havada yüzen devasa denizanasına benzer varlıklar belirmeye başladı. Sessizce süzülüyor, sarkan dokunaçlarını ağaçların arasına uzatıyorlardı. Karanlıkta yollarını bulmak için uzattıkları bu elektrik yüklü dokunaçlardan birinin bana yanlışlıkla değmesiyle, derimde asit dökülmüşçesine dayanılmaz bir yanma hissi oluştu ve o saniye zihnimden en yakın arkadaşımın yüzünün tamamen silindiğini hissettim. Ne yaparsam yapayım o yüzü hatırlayamıyordum. Bu varlıklar anı yiyicilerdi. Hatıralarımı, benliğimi oluşturan anları fiziksel birer et parçası gibi koparıp alıyor, ruhumu yavaş yavaş boşaltıyorlardı.
Korkuyla ormanın merkezine, daha karanlık bir alana yaklaştığımda, devasa, ışık saçan bir kristal piramit gördüm. Piramidin içi, saydam olduğu için dışarıdan net bir şekilde görünüyordu ve tam ortasında, kendi bedenimi gördüm. Kendi fiziksel bedenim, havada kollarından asılı duruyor ve göğsünden, kafatasından fışkıran siyah, kalın kabloya benzer damarlarla piramidin tepesine bağlanıyordu. O an, beynimi paralayan kan dondurucu bir aydınlanma yaşadım. Burası benim zihnimin bir yansıması veya bir kabus falan değildi; burası, paralel evrenlerin çöplüğü, bilinçleri hasat eden devasa, kozmik bir makineydi. Ve ben, kimliğimi kaybederek çoktan asimile edilmeye başlanmıştım. İçerideki kopyam veya belki de asıl bedenim, yavaşça başını bana doğru çevirdi ve ağzından, benim sesimle ama mekanik bir tonla, kan dondurucu histerik bir kahkaha döküldü.
O sırada ormanın hemen girişinden, camları titreştirip tuzla buz eden, o geometrik dehşetin ses dalgalarını duydum. Boyutların efendisi, beni hasat etmek için tam arkamdaydı.