Zihnin Karanlık Geometrisi - Bölüm 4
Bölüm 4: Şekillerin Saldırısı
Geometrik varlığın ormana girmesiyle birlikte denge tamamen bozuldu; etraftaki siyah cam ağaçlar devasa bir basınç altındaymış gibi birer birer patlamaya, binlerce jilet keskinliğinde şarapnel parçasına dönüşerek etrafa saçılmaya başladı. Varlık artık sadece basit bir tesseract ya da küre değildi; mekanın sınırlarını aşan, sürekli kendi içine çöken ve genişleyen fraktal bir girdaba dönüşmüştü. Etrafındaki uzay-zaman, kırılmış bir ayna gibi çatlıyor, parçalanan her uzay boşluğundan başka dünyaların akıl almaz kabusları, çığlık atan ağızlar sızıyordu. Kaçmak, koşmak tamamen imkansızdı çünkü varlık fiziksel bir mesafeyi katetmiyor, uzayı bir kağıt gibi katlayarak anında tepemde, yanımda, her yerde beliriyordu. Girdabın merkezinden yayılan sağır edici düşük frekanslı ses dalgaları, dengemi kaybetmeme, kulaklarımdan ve burnumdan siyah bir kan gelmesine neden oldu. İçimdeki piramitte asılı duran kopyam ise histerik bir şekilde çırpınarak gülmeye devam ediyor, "Bütünleşme vakti geldi! Sonsuz hiçliğin parçası ol, acıyı kucakla!" diye bağırıyordu.
Varlığın merkezinden uzanan görünmez, kancalı enerji kolları fiziksel bedenimi es geçip doğrudan bilincime, ruhuma saplandı. Bu, bedensel bir acıdan çok daha öte, varoluşsal bir yıkımdı; ruhumun, kimliğimin her bir parçasının cımbızla tek tek çekilip koparıldığını hissediyordum. Kendi adım neydi? Saniyeler içinde unuttum. Sevdiğim insanlar kimdi? Yüzleri ve sesleri zihnimden silindi, geriye sadece derin bir boşluk kaldı. Varlık beni o fraktal sonsuzluğa, kendi içine doğru acımasızca çekerken, anı yiyici denizanası benzeri yaratıklar da etrafımızda sevinçle dönüyor, zihnimden dökülen son anılarımın kırıntılarıyla bir ziyafet çekiyorlardı. Direnmek, dipsiz bir bataklıkta çırpınmak gibiydi; ne kadar çabalarsam o kadar hızlı batıyor, siliniyordum.
Tam bilincim o fraktal girdabın mutlak karanlığına karışmak, benliğimi sonsuza dek yitirmek üzereyken, piramidin içindeki kopyamın göğsüne bağlanan siyah kablolardan birini fark ettim. Kablonun tam ucunda, gerçek dünyaya açılan ufak, titreşen, mavimtrak bir yırtık vardı. O yırtıktan, kendi evimin, oturma odamın tanıdık, sarı lambasının soluk ışığı sızıyordu. Evim, tek gerçekliğim oradaydı.
Eğer bir şekilde o varlığın çekiminden kurtulup o yırtığa ulaşırsam, kendimi o gerçekliğe atabilirsem, bu kozmik cehennemden kurtulabilirdim. Tüm kalan irademi, silinmemiş son insanlığımı ve yaşam enerjimi toplayarak zihinsel bir dalga, bir kalkan oluşturdum. Bu çaresiz hamle, varlığın çekim kuvvetini yalnızca bir saniyeliğine afallatıp durdurdu. Kalan son fiziksel gücümle, fiziksel yasaların işlemediği bu boyutta kendimi bir mermi gibi doğrudan piramide, kendi kahkaha atan kopyamın üzerine fırlattım. Çarpışmanın şiddetiyle piramidin kristal duvarları büyük bir gürültüyle çatladı ve o ufak boyut yırtığı, bir insanı içine alabilecek kadar genişleyerek beni içine emdi.